01 Ocak 2009 12:20 · Hasan Uçar · fav
· Etiketler
teknikemek
,
tmmob
,
yetkin-mühendislik
Mühendislik öğrencilerini ilgilendiren ama onları pek
haberdar olmadıkları bir konu yetkin mühendislik.
Yetkin mühendislik uygulamasının nasıl işleyeceğini biraz
tarif edelim. Üniversiteden yeni mezun bir mühendisten istenilen; yetkin
mühendis olması için; sertifika eğitimlerini tamamlamış, 5 yıllık staj yapmış
ve staj sonunda yüksek ücretli, sözlü ve yazılı sınavlarda başarılı olmuş, aynı
anda pek çok işi yapabilecek, diğer mühendislik dallarına da az çok hakim olması.
Bu uygulamaya paralel olarak mühendislik öğrencileri
üniversiteden mezun olduklarında mühendislik diploması alamayacaklar. İstanbul
Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi gibi üniversitelerin verdiği
diplomalarda mühendislik unvanları kaldırıldı. Artık öğrenim görülen
mühendislik bölümünü bitirmiş olduğunu belirten bir belge alacaklar. Mühendis
olmak başka bahara kalacak. Mühendislik unvanın nasıl ve ne şekilde verileceği
konusu da tam bir belirsizlik içerisinde.
Yetkin-yetkili mühendislik ilk olarak TMMOB'a bağlı İnşaat
Mühendisleri Odası (IMO) tarafından başlatıldı. Ve gerek oda içerisinde gerekse
öğrenciler arasında uzun süre tartışıldı. Tüm karşı çıkmalara rağmen yönetmelik
uygulanmaya ve yetkin inşaat mühendisi unvanları verilmeye başlandı. Açılan
davalarla yönetmeliğin 1, 2, 4/d-e,
6/c, 7/c ve 8 nci maddelerinin
yürütülmesi durduruldu. Ancak bu durdurma konunun kapanacağı anlamına gelmiyor.
Daha farklı formlarda yine karşımıza çıkacak.
Yetkin Mühendislik uygulaması yalnızca inşaat mühendisliği
ile sınırlı kalmayıp diğer mühendislik disiplinleri içinde de tartışılmaktadır.
ABD ve Avrupa'da bütün mühendislik dalları için yetkin mühendislik uygulaması
vardır.
Yetkin mühendislik uygulamasının içeriğine ve işleyişine
baktığımızda özgün bir tarafı da yok Çünkü bu uygulama ABD ve İngiltere gibi
ülkelerde uzun yıllardır uygulanmaktadır. Yine orada, aynı şekilde uzun yıllar
düşük maaşa çalışmak ve sınavlara girmek bir firma ya da yetkin mühendis tarafından
tescillenmek gerekmektedir.
Yetkin mühendislik konusu tek başına ortaya çıkan bir durum
değil. Ülkemizin 2005 yılında imzaladığı GATS anlaşması tüm hizmet alanlarının
piyasaya açılması ve yabancı sermayenin de buralarda yatırımlar yapmasını
öngörüyor. GATS kapsamına mühendislik hizmetleri girmekte ve GATS'la birlikte
ülkemizdeki sağlanan olanaklar yabancı mühendislere de sağlanmaktadır.
İnşaat Mühendisleri Odasının hazırladığı ve resmi gazetede
yayınlanan Yetkin Mühendislik yönetmeliğinde, yönetmeliğin amacını "meslek
bilgisi, deneyim birikimi ve etik anlayışıyla belli bir olgunluk düzeyine erişmiş
olan inşaat mühendislerinin tespitini (...)" olarak ifade ediliyor.
Yeni mezun mühendisleri, üniversitelerde olduğu gibi,
rekabetçi bir ortamda denetim altında tutmayı ve mühendislerin birbirlerini düşman
olarak görmelerini sağlarken, aynı zamanda mühendisler arasında oluşacak,
'mühendis', 'yetkili mühendis' gibi bir hiyerarşi, ücret farkları da yaratacaktır.
Yetkin mühendislik savunulurken üniversitelerdeki eğitim
sisteminin yetersizliği ve niteliksizliği öne sürülüyor. Evet, doğrudur.
Üniversitelerde eğitim sistemi yetersiz ve niteliksizdir. Ancak bu eksiklik
yine sınav sistemine dayalı bir sistemle kapatılmaya çalışılmaktadır.
Neden yetkin mühendislik? Üniversitelerde eğitim yetersiz.
Neden üniversitelerde eğitim sistemi yetersiz? Eğitim ezber üzerine kurulu;
dersler sınav endeksli işleniyor; yeterince laboratuvar dersimiz yok... Ancak
yetkin mühendislik bu sorunların hiçbirini çözmüyor, tersine daha da arttırıyor.
Peki, çözüm yine yetkin mühendislik uygulaması mıdır?
Çarpıklık üzerine, yeni bir çarpıklık oluşturmakta mıdır?
AB’ye uyum adına, üniversite öğrencilerinin “mühendis olma”
ümidiyle girdikleri mühendislik fakültelerinden mühendis olamadan çıkmaları,
ülkemizin rotasını bilime, tekniğe, ülkenin sanayileşmesine ve halkın daha iyi
koşullarda yaşamasına değil emperyalizme döndüğünün göstergesidir. Elbette,
sorun ülkemizde her alanda emperyalizmden bağımsız politika izleyebilme
sorunudur. Bunun için, mühendislik öğrencileri olarak, Yetkin Mühendislik
uygulamalarıyla yöneltilen saldırılara karşı 12 öğrenci kol ve kulübünün çağrısıyla,
100’ün üzerinde öğrenci kulübünün desteğiyle 20 Aralık’ta yapılacak olan Bağımsızlık
Yürüyüşüne katılmalıyız.
01 Ocak 2009 12:17 · Hasan Uçar · fav
· Etiketler
dünya-su-forumu
,
genç-hayat
,
su
Önümüzdeki Mart ayında ise İstanbul’da 5.
düzenlenecek olan Dünya Su Forumu (WWF) 1997 yılında Dünya Su Konseyi
(FFC) ile eşzamanlı olarak ve konsey tarafından kuruldu. WWF’nin ikinci
toplantısı 2000 yılı Mart ayında Hollanda’da gerçekleştirildi. Her üç
yılda bir toplanan WWF’nin bir sonraki toplantısı ise 2003 yılında
Osaka/Japonya’daydı. Son toplantı ise 2006 yılında Meksika’da yapıldı.
Meksika’da yapılan son toplantıyı yüz bini aşkın insan tarafından
protesto edildi.
WWC ve WWF’nin birbirlerine çok benzeyen kuruluşlar olduğunun
altını çizmek gerek. WWC’nin üyeleri arasında kimler olduğuna bakarsak
karşımıza aralarında dünyadaki en büyük su şirketlerinin ile en büyük
yatırım bankalarının olduğu çok sayıda şirket ve kurumu göreceğiz
(http://www.worldwatercouncil.org). Konseyin düzenlediği bu forumunda
da patronların bir araya geldiği bir organizasyon olduğunu görebilir.
Yine aynı konseyin üyeleri içerisinde devlet kurumları da yer
almaktadır. Türkiye’den katılımlara baktığımızda da özelikle inşaat,
enerji gibi mühendislik alanlarında faaliyet yürüten barajlar,
hidroelektrik santraller kuran şirketleri (Doğuş İnşaat, Ceylan İnşaat,
Ecetur, Güriş İnşaat, Eren İnşaat, Limak İnşaat, Kiska İnşaat, İçtaş
İnşaat, Nurol İnşaat, Peker İnşaat, Tefken Holding) ve DSİ ve İSKİ gibi
enerji ve suyun kamu ayağını oluşturan kurumları görmekteyiz. Listede
ismi olan şirketleri biraz araştırdığımızda şirketlerin
özelleştirmelerde çimento, baraj, hidroelektrik santrallerinin ya
tamamını satın aldıklarını ya da işletmesini üstlendiklerini
görebiliriz. Dünya su forumuna karşı meslek odalarının öncülüğünde
kurulan Suyun Ticarileşmesine Hayır Platformu
(http://www.suplatformu.net) halkı yapılacak olan forum hakkında
bilgilendirmeyi, foruma karşı halkı örgütlemeyi, forumdan sonra
yapılacak özelleştirmelere halkı örgütlemeyi amaçlamaktadır.
01 Ocak 2009 12:16 · Hasan Uçar · fav
· Etiketler
genç-hayat
,
su
,
özelleştirme
‘Su Hayat’tır’. Bu cümleyi bir yerlerden
hatırlıyorsunuzdur. Pek çok yerde duymuşuzdur ya bir reklamda duydunuz
ya da aldığınız bir suyu şişesinin üzerinde görmüşsünüzdür. ‘Su
Hayat’tır’, suyu para ile satan bir firmanın kullandığı bir slogan.
Doğrudur su yaşamdır ve başta insan metabolizmasında olmak üzere doğada
gerçekleşen pek çok olay su içerisinde ya da su aracılığı ile
olmaktadır. Bugün Mars’ta yaşam olup olmadığı araştırılırken önce su
var mı yok mu o tespit edilmeye çalışıyor. Suyun varlığı yaşama dair
bir belirti olarak kabul ediliyor. Yaşamamız için, içmek, yemek
yapabilmek, yıkanabilmek vs. işleri yapabilmek için suya ihtiyacımız
var.
Suyun yaşam olduğu aksi iddia edilemez bir gerçek; ancak bugün bu
gerçeğin karşında durmak yerine onu kullanmak istiyorlar. ‘Su
Hayat’tır’ diyenler suyu satmayı ‘Su üzerinden nasıl daha fazla para
kazanırım’ ı düşünüyorlar. Küresel ısınma denen şey su kaynaklarını yok
etmekte, dünya nüfusuysa artmakta. Su da ister istemez azalıyor.
Serbest piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğü dünyamızda pazarlama sırası
suya geliyor.
Su, sermaye için de artık ‘hayati’ bir mesele olmuştur. Su
azalıyorsa buradan para kazanılır! Serbest piyasa ekonomisinde azalan
metanın değeri artar! Bir de bu meta tüm insanlığın en temel ihtiyacı
ise yani müşteriler hazırsa kolları sıvamak lazım... Eğer yasalar
müsaitse hemen işe başlamak lazım, yok değilse hemen gerekli yasal
düzenlemeleri yapıp bir an önce işi bitirmek lazım!
Dereler-göller, devlet tarafından özel firmalara satılır-kiralanır
oldu. Sular şişelenerek satılmaya başlandı. Suların pet şişeler,
bidonlarla satılmaya başlanmasıyla musluktan akan suyun kalitesi
gittikçe düşmeye başladı, yemek yapabilecek ve içilebilecek bir su
olmaktan çıktı. Çünkü var olan arıtma tesislerinin geliştirilmesi ve
yeni tesislerin yapılması gerekirken var olan tesislerin tamirleri bile
yapılmamaktadır.
Asıl Kaynaklar
Bir taraftan su metalaştırılmasından diğer taraftan da su
sıkıntısından bahsediliyoruz. Su sıkıntısının nedenini genel olarak
ikiye ayırabiliriz: küresel ısınma ve yanlış su yönetimidir. Küresel
ısınma da enerji, sanayi gibi birçok konuda yanlış politikanın sonucu
olarak su varlığını tehdit ediyor. Diğer yandan suyun ilk var olan
noktadan alınıp son kullanıcıya getirilene kadar geçtiği yollardaki
plansızlık ve bu yol üzerinde ticaret yapanlar su sıkıntısını daha da
arttırmakta. Sorun daha ilk olarak bulunduğu nokta olan havzadan
başlamaktadır. Etkin bir havza yönetimi oluşturmadan su politikalarını
belirlemek ve halktan su konusunda tasarrufa gitmelerini istemek tek
başına sorunu çözmez. Çünkü bugün tarımda ve sanayide kullanılan suyun
oranı %85’i bulmaktadır. Önce burada alınması gereken önlemler
tartışılmalıdır. Dünyada 1 milyar 393 milyon 500 bin kilometre karelik
hacme sahip suyun yokluğu değil onun nasıl kullanıldığı önemli. Bugün
ev ortamında kirlenen bir suyun geri dönüşü sanayide kullanılan sudan
çok daha kolaydır. Su kaynaklarının kirlenmesi çok büyük oranda sanayi
atık sularından kaynaklanmaktadır.
Su havzalarına baktığımızda yoğun bir yapılaşma ve buna bağlı
olarak havzanın tahrip olduğunu görmekteyiz (İstanbul’da Elmalı ve
Ömerli su havzaları). Ve havzaya, çevre sanayi kuruluşlarının vermiş
olduğu zarar gittikçe artmaktadır. Küçükçekmece gölüne bakarak bir içme
suyu havzasının harcandığını görebiliriz. Yine İstanbul ve çevresindeki
pek çok havza benzer sorunla karşı karşıya. Belediyeler yakın havzaları
kirletilmesine göz yumarken içme suyu için kilometrelerce uzaklara
gitmekteler, borular döşemekteler inşaatlar yapmaktadırlar.
Bugün su konusunda pek çok üniversitede öğretim üyeleri ve
öğrenciler araştırmalar yapmakta tezler- projeler hazırlamaktadırlar.
Bunların çoğunu lisans- yüksek lisans- doktora tezleri oluşturmaktadır.
Artık hazırlanan bu tezlerin- projelerin birer formaliteden çıkarak, su
konusunda dünya genelinde bir planlamanın ya da teker teker su
kaynaklarının planlanmasının bir parçası olmak zorundadırlar.
‘Su Sorunu’ sudan bir mesele değildir. Yaşamın kendisidir.
01 Ocak 2009 12:14 · Hasan Uçar · fav
· Etiketler
enerji
,
genç-hayat
,
nükleer
,
nükleer-enerji
Bu sorunun cevabını 1986 yılında başta Doğu
Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm dünya çok acı bir şekilde “yaşadı”.
Yıllar sonra bile patlamanın bıraktığı “miras” olan kanser, canlar
almaya devam ediyor. Çernobil en büyük nükleer kazasıydı ama nükleer
santraller herhangi bir kaza yaşanmasa bile çevreye radyasyon
yayıyorlar. Bu da dağa taşa, ovaya, tepeye, yiyeceklerimize yani bütün
çevremize yayılıyor.
Türkiye’de yarım asırlık süreçte 4 kez gündeme gelen, 3 kez ihale
edilen nükleer santral inşaatı projesinin son ihalesi, çeyrek asır önce
düşünülen Mersin Akkuyu’da karar kılınarak 23 Eylülde yapıldı. Nükleer
santral inşaatı ihalesi için 13 grup ve şirket şartname aldı. 5 şirket
teşekkür mektubu verirken sadece Türk-Rus ortaklığı olan
Atomstroyexport- Inter Rao- Park Teknik Ortak Girişim Grubu’ndan teklif
geldi.
Uzun süre kamuoyunda tartışılan nükleer santral yapımı, ihalenin
yaklaştığı tarihlerde Enerji Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı ihalenin
ertelenmeyeceğini, şirketlerin talep etmesine rağmen nükleer santralin
yapılacağını dile getirmişlerdi. Ancak ihalede tek teklifin verilmesi
nükleerciler cephesinde hayal kırıklığına neden oldu. İhalede Rus- Türk
ortaklığı tarafından tek teklifin verilmesi nükleerde enerjiden
vazgeçileceği anlamına da gelmiyor. İhale yeniden yapılabilir; ancak
AKP hükümeti ihaleden önce olduğu gibi nükleer santral inşaatında
ısrarlarına devam edecek.
Ertelenmeyen ihalede verilen teklif değerlendirilerek olağan
prosedür uygulanacak. Verilen 3 zarftan ilkini değerlendiren ihale
komisyonu, 2 zarfı onaylayarak TAEK’e gönderdi. TAEK’in de
onaylamasının arkasından elektrik üretim miktarları ve satış
fiyatlarının yer aldığı üçüncü zarf ihale komisyonu tarafından
değerlendirilecek. Uygun bulunması halinde teklif, bakanlar kurulunun
onayına sunulacak.
Nükleerciler 2015’de elektrik üretimine başlaması planlanan nükleer
santralin elektrik enerjisi üretimi içinde nükleer santrallerinin
payını 2020 yılına kadar en az yüzde 8, 2030 yılına kadar ise yüzde 20
olmasını hedefliyorlar. Ancak Türkiye’nin yıllık enerji talebindeki
artış yüzde 8–10 arasında olmaktadır. Bu da santrallerin sayının
artmasını, diğer çeşitli yerlerde de santraller kurulmasını gündeme
getirecektir.
Şirketler kendi derdinde...
Nükleer santral ihalesi için şartname alan şirketler, küresel
dalgalanma ortamında kredi bulma sorunu yaşandığını ve garantilerin
yeterli olmadığını öne sürerek ihalenin 6 ay ertelemesini talep
etmişlerdi. Ancak bu talep hükümet tarafından kabul görmemişti.
Nükleerci şirketlerin diğer konularda da henüz istediklerini almadılar.
Sundukları soru ve taleplerden çok büyük bir kısmına cevap bulmuş
değiller. Özellikle tesis döneminde veya santral üretime başladıktan
sonra yaşanabilecek olası bir durdurma (mahkeme kararı, hükümet
politikası değişikliği gibi) neticesinde o güne kadar yapılan yatırımın
akıbetinin ne olacağının konusunda devletten taahhütler almak istiyor.
Satın alma garantisinin süresinin uzatılması ve 2030 yılı sınırının
kaldırılması talep ediliyor. Nükleer güç santralinin işletmeden
çıkarılması ve sökülmesi ile radyoaktif atıkların geçici olarak
saklanması, söküm sonunda kalıcı olarak bertaraf edilmesine ilişkin
sorumlulukların çerçevesinin belirlenmesi konularında devletle
pazarlıklara devam etmek istiyor. Kısaca karlı bir alış-veriş yapmak
istiyorlar.
Türkiye nükleer enerji ihalesi düzenlerken dünyada da Uluslararası
Enerji Ajansı (UEA) 32 yıllık tarihinde ilk defa dünya çapında yeni
nükleer santrallerin yapılması için çağrıda bulundu. Radikal
denebilecek çağrıya gerekçe olarak ise hızla artan çevre kirliliği ve
kesintisiz enerji ihtiyacı gösterildi. Ve aynı günlerde ABD de
Hindistan ile nükleer anlaşma imzaladı.
Yalanlar silsilesi
Nükleer santral kurulumda, nükleerin “dışa bağımlılığın azaltılması
ve çevre kirliliği açısından en temiz enerji elde etme yöntemi” olduğu
öne sürülmektedir. Ancak önce ülkemizde yürütülen enerji politikalarına
ve çevre politikalarına bakmak gereklidir. Nükleer konusunda ısrar eden
hükümet, rüzgâr ve güneşi kullanarak elektrik enerjisi elde etmek için
özel şirketlerin buralara sermaye aktarmasını beklemekte. Enerji
politikalarında referans aldığı nokta sermayenin tercihleri olmaktadır.
Türkiye’de ne uranyum rezervi var, ne de bu rezervleri kullanacak
teknoloji ve sanayi altyapısı var. Nükleerin bütün teknolojisini,
santralini, araçlarını yurtdışından alacağız, ayrıca nükleer santral
ihalesine bile ağırlıklı olarak yabancı şirketler katılmakta. Özetle,
nükleer enerji dışa bağımlılığımızı çok daha fazla arttırıyor.
Nükleer tartışmaları daha da uzun süreceğe benziyor ve nükleer
tartışmalarında en önemli nokta önümüzdeki yirmi yıl planlanacak. Bu
nedenle nükleer tartışmalarının asli taraflarından biri de liseli,
üniversiteli gençliktir.