| | Üretsiz Blog oluştur
Hasan UçarRSSYorum RSS

Mühendis Olmak Ya Da Olamamak 

Mühendislik öğrencilerini ilgilendiren ama onları pek haberdar olmadıkları bir konu yetkin mühendislik.

Yetkin mühendislik uygulamasının nasıl işleyeceğini biraz tarif edelim. Üniversiteden yeni mezun bir mühendisten istenilen; yetkin mühendis olması için; sertifika eğitimlerini tamamlamış, 5 yıllık staj yapmış ve staj sonunda yüksek ücretli, sözlü ve yazılı sınavlarda başarılı olmuş, aynı anda pek çok işi yapabilecek, diğer mühendislik dallarına da az çok hakim olması.

Bu uygulamaya paralel olarak mühendislik öğrencileri üniversiteden mezun olduklarında mühendislik diploması alamayacaklar. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi gibi üniversitelerin verdiği diplomalarda mühendislik unvanları kaldırıldı. Artık öğrenim görülen mühendislik bölümünü bitirmiş olduğunu belirten bir belge alacaklar. Mühendis olmak başka bahara kalacak. Mühendislik unvanın nasıl ve ne şekilde verileceği konusu da tam bir belirsizlik içerisinde.

Yetkin-yetkili mühendislik ilk olarak TMMOB'a bağlı İnşaat Mühendisleri Odası (IMO) tarafından başlatıldı. Ve gerek oda içerisinde gerekse öğrenciler arasında uzun süre tartışıldı. Tüm karşı çıkmalara rağmen yönetmelik uygulanmaya ve yetkin inşaat mühendisi unvanları verilmeye başlandı. Açılan davalarla yönetmeliğin 1, 2, 4/d-e,  6/c,  7/c ve 8 nci maddelerinin yürütülmesi durduruldu. Ancak bu durdurma konunun kapanacağı anlamına gelmiyor. Daha farklı formlarda yine karşımıza çıkacak.

Yetkin Mühendislik uygulaması yalnızca inşaat mühendisliği ile sınırlı kalmayıp diğer mühendislik disiplinleri içinde de tartışılmaktadır. ABD ve Avrupa'da bütün mühendislik dalları için yetkin mühendislik uygulaması vardır.

Yetkin mühendislik uygulamasının içeriğine ve işleyişine baktığımızda özgün bir tarafı da yok Çünkü bu uygulama ABD ve İngiltere gibi ülkelerde uzun yıllardır uygulanmaktadır. Yine orada, aynı şekilde uzun yıllar düşük maaşa çalışmak ve sınavlara girmek bir firma ya da yetkin mühendis tarafından tescillenmek gerekmektedir.

Yetkin mühendislik konusu tek başına ortaya çıkan bir durum değil. Ülkemizin 2005 yılında imzaladığı GATS anlaşması tüm hizmet alanlarının piyasaya açılması ve yabancı sermayenin de buralarda yatırımlar yapmasını öngörüyor. GATS kapsamına mühendislik hizmetleri girmekte ve GATS'la birlikte ülkemizdeki sağlanan olanaklar yabancı mühendislere de sağlanmaktadır.

İnşaat Mühendisleri Odasının hazırladığı ve resmi gazetede yayınlanan Yetkin Mühendislik yönetmeliğinde, yönetmeliğin amacını "meslek bilgisi, deneyim birikimi ve etik anlayışıyla belli bir olgunluk düzeyine erişmiş olan inşaat mühendislerinin tespitini (...)" olarak ifade ediliyor.

Yeni mezun mühendisleri, üniversitelerde olduğu gibi, rekabetçi bir ortamda denetim altında tutmayı ve mühendislerin birbirlerini düşman olarak görmelerini sağlarken, aynı zamanda mühendisler arasında oluşacak, 'mühendis', 'yetkili mühendis' gibi bir hiyerarşi, ücret farkları da yaratacaktır.

Yetkin mühendislik savunulurken üniversitelerdeki eğitim sisteminin yetersizliği ve niteliksizliği öne sürülüyor. Evet, doğrudur. Üniversitelerde eğitim sistemi yetersiz ve niteliksizdir. Ancak bu eksiklik yine sınav sistemine dayalı bir sistemle kapatılmaya çalışılmaktadır.

Neden yetkin mühendislik? Üniversitelerde eğitim yetersiz. Neden üniversitelerde eğitim sistemi yetersiz? Eğitim ezber üzerine kurulu; dersler sınav endeksli işleniyor; yeterince laboratuvar dersimiz yok... Ancak yetkin mühendislik bu sorunların hiçbirini çözmüyor, tersine daha da arttırıyor.

Peki, çözüm yine yetkin mühendislik uygulaması mıdır?

Çarpıklık üzerine, yeni bir çarpıklık oluşturmakta mıdır?

AB’ye uyum adına, üniversite öğrencilerinin “mühendis olma” ümidiyle girdikleri mühendislik fakültelerinden mühendis olamadan çıkmaları, ülkemizin rotasını bilime, tekniğe, ülkenin sanayileşmesine ve halkın daha iyi koşullarda yaşamasına değil emperyalizme döndüğünün göstergesidir. Elbette, sorun ülkemizde her alanda emperyalizmden bağımsız politika izleyebilme sorunudur. Bunun için, mühendislik öğrencileri olarak, Yetkin Mühendislik uygulamalarıyla yöneltilen saldırılara karşı 12 öğrenci kol ve kulübünün çağrısıyla, 100’ün üzerinde öğrenci kulübünün desteğiyle 20 Aralık’ta yapılacak olan Bağımsızlık Yürüyüşüne katılmalıyız.

Dünya Su Forumu Yaklaşıyor… 

Önümüzdeki Mart ayında ise İstanbul’da 5. düzenlenecek olan Dünya Su Forumu (WWF) 1997 yılında Dünya Su Konseyi (FFC) ile eşzamanlı olarak ve konsey tarafından kuruldu. WWF’nin ikinci toplantısı 2000 yılı Mart ayında Hollanda’da gerçekleştirildi. Her üç yılda bir toplanan WWF’nin bir sonraki toplantısı ise 2003 yılında Osaka/Japonya’daydı. Son toplantı ise 2006 yılında Meksika’da yapıldı. Meksika’da yapılan son toplantıyı yüz bini aşkın insan tarafından protesto edildi.

WWC ve WWF’nin birbirlerine çok benzeyen kuruluşlar olduğunun altını çizmek gerek. WWC’nin üyeleri arasında kimler olduğuna bakarsak karşımıza aralarında dünyadaki en büyük su şirketlerinin ile en büyük yatırım bankalarının olduğu çok sayıda şirket ve kurumu göreceğiz (http://www.worldwatercouncil.org). Konseyin düzenlediği bu forumunda da patronların bir araya geldiği bir organizasyon olduğunu görebilir. Yine aynı konseyin üyeleri içerisinde devlet kurumları da yer almaktadır. Türkiye’den katılımlara baktığımızda da özelikle inşaat, enerji gibi mühendislik alanlarında faaliyet yürüten barajlar, hidroelektrik santraller kuran şirketleri (Doğuş İnşaat, Ceylan İnşaat, Ecetur, Güriş İnşaat, Eren İnşaat, Limak İnşaat, Kiska İnşaat, İçtaş İnşaat, Nurol İnşaat, Peker İnşaat, Tefken Holding) ve DSİ ve İSKİ gibi enerji ve suyun kamu ayağını oluşturan kurumları görmekteyiz. Listede ismi olan şirketleri biraz araştırdığımızda şirketlerin özelleştirmelerde çimento, baraj, hidroelektrik santrallerinin ya tamamını satın aldıklarını ya da işletmesini üstlendiklerini görebiliriz. Dünya su forumuna karşı meslek odalarının öncülüğünde kurulan Suyun Ticarileşmesine Hayır Platformu (http://www.suplatformu.net) halkı yapılacak olan forum hakkında bilgilendirmeyi, foruma karşı halkı örgütlemeyi, forumdan sonra yapılacak özelleştirmelere halkı örgütlemeyi amaçlamaktadır.

‘Sudan Bir Mesele’ 

‘Su Hayat’tır’. Bu cümleyi bir yerlerden hatırlıyorsunuzdur. Pek çok yerde duymuşuzdur ya bir reklamda duydunuz ya da aldığınız bir suyu şişesinin üzerinde görmüşsünüzdür. ‘Su Hayat’tır’, suyu para ile satan bir firmanın kullandığı bir slogan. Doğrudur su yaşamdır ve başta insan metabolizmasında olmak üzere doğada gerçekleşen pek çok olay su içerisinde ya da su aracılığı ile olmaktadır. Bugün Mars’ta yaşam olup olmadığı araştırılırken önce su var mı yok mu o tespit edilmeye çalışıyor. Suyun varlığı yaşama dair bir belirti olarak kabul ediliyor. Yaşamamız için, içmek, yemek yapabilmek, yıkanabilmek vs. işleri yapabilmek için suya ihtiyacımız var.

Suyun yaşam olduğu aksi iddia edilemez bir gerçek; ancak bugün bu gerçeğin karşında durmak yerine onu kullanmak istiyorlar. ‘Su Hayat’tır’ diyenler suyu satmayı ‘Su üzerinden nasıl daha fazla para kazanırım’ ı düşünüyorlar. Küresel ısınma denen şey su kaynaklarını yok etmekte, dünya nüfusuysa artmakta. Su da ister istemez azalıyor. Serbest piyasa ekonomisinin hüküm sürdüğü dünyamızda pazarlama sırası suya geliyor.

Su, sermaye için de artık ‘hayati’ bir mesele olmuştur. Su azalıyorsa buradan para kazanılır! Serbest piyasa ekonomisinde azalan metanın değeri artar! Bir de bu meta tüm insanlığın en temel ihtiyacı ise yani müşteriler hazırsa kolları sıvamak lazım... Eğer yasalar müsaitse hemen işe başlamak lazım, yok değilse hemen gerekli yasal düzenlemeleri yapıp bir an önce işi bitirmek lazım!

Dereler-göller, devlet tarafından özel firmalara satılır-kiralanır oldu. Sular şişelenerek satılmaya başlandı. Suların pet şişeler, bidonlarla satılmaya başlanmasıyla musluktan akan suyun kalitesi gittikçe düşmeye başladı, yemek yapabilecek ve içilebilecek bir su olmaktan çıktı. Çünkü var olan arıtma tesislerinin geliştirilmesi ve yeni tesislerin yapılması gerekirken var olan tesislerin tamirleri bile yapılmamaktadır.

Asıl Kaynaklar
Bir taraftan su metalaştırılmasından diğer taraftan da su sıkıntısından bahsediliyoruz. Su sıkıntısının nedenini genel olarak ikiye ayırabiliriz: küresel ısınma ve yanlış su yönetimidir. Küresel ısınma da enerji, sanayi gibi birçok konuda yanlış politikanın sonucu olarak su varlığını tehdit ediyor. Diğer yandan suyun ilk var olan noktadan alınıp son kullanıcıya getirilene kadar geçtiği yollardaki plansızlık ve bu yol üzerinde ticaret yapanlar su sıkıntısını daha da arttırmakta. Sorun daha ilk olarak bulunduğu nokta olan havzadan başlamaktadır. Etkin bir havza yönetimi oluşturmadan su politikalarını belirlemek ve halktan su konusunda tasarrufa gitmelerini istemek tek başına sorunu çözmez. Çünkü bugün tarımda ve sanayide kullanılan suyun oranı %85’i bulmaktadır. Önce burada alınması gereken önlemler tartışılmalıdır. Dünyada 1 milyar 393 milyon 500 bin kilometre karelik hacme sahip suyun yokluğu değil onun nasıl kullanıldığı önemli. Bugün ev ortamında kirlenen bir suyun geri dönüşü sanayide kullanılan sudan çok daha kolaydır. Su kaynaklarının kirlenmesi çok büyük oranda sanayi atık sularından kaynaklanmaktadır.

Su havzalarına baktığımızda yoğun bir yapılaşma ve buna bağlı olarak havzanın tahrip olduğunu görmekteyiz (İstanbul’da Elmalı ve Ömerli su havzaları). Ve havzaya, çevre sanayi kuruluşlarının vermiş olduğu zarar gittikçe artmaktadır. Küçükçekmece gölüne bakarak bir içme suyu havzasının harcandığını görebiliriz. Yine İstanbul ve çevresindeki pek çok havza benzer sorunla karşı karşıya. Belediyeler yakın havzaları kirletilmesine göz yumarken içme suyu için kilometrelerce uzaklara gitmekteler, borular döşemekteler inşaatlar yapmaktadırlar.

Bugün su konusunda pek çok üniversitede öğretim üyeleri ve öğrenciler araştırmalar yapmakta tezler- projeler hazırlamaktadırlar. Bunların çoğunu lisans- yüksek lisans- doktora tezleri oluşturmaktadır. Artık hazırlanan bu tezlerin- projelerin birer formaliteden çıkarak, su konusunda dünya genelinde bir planlamanın ya da teker teker su kaynaklarının planlanmasının bir parçası olmak zorundadırlar.

‘Su Sorunu’ sudan bir mesele değildir. Yaşamın kendisidir.

Nükleer mi? Ya Patlarsa! 

Bu sorunun cevabını 1986 yılında başta Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm dünya çok acı bir şekilde “yaşadı”. Yıllar sonra bile patlamanın bıraktığı “miras” olan kanser, canlar almaya devam ediyor. Çernobil en büyük nükleer kazasıydı ama nükleer santraller herhangi bir kaza yaşanmasa bile çevreye radyasyon yayıyorlar. Bu da dağa taşa, ovaya, tepeye, yiyeceklerimize yani bütün çevremize yayılıyor.

Türkiye’de yarım asırlık süreçte 4 kez gündeme gelen, 3 kez ihale edilen nükleer santral inşaatı projesinin son ihalesi, çeyrek asır önce düşünülen Mersin Akkuyu’da karar kılınarak 23 Eylülde yapıldı. Nükleer santral inşaatı ihalesi için 13 grup ve şirket şartname aldı. 5 şirket teşekkür mektubu verirken sadece Türk-Rus ortaklığı olan Atomstroyexport- Inter Rao- Park Teknik Ortak Girişim Grubu’ndan teklif geldi.

Uzun süre kamuoyunda tartışılan nükleer santral yapımı, ihalenin yaklaştığı tarihlerde Enerji Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı ihalenin ertelenmeyeceğini, şirketlerin talep etmesine rağmen nükleer santralin yapılacağını dile getirmişlerdi. Ancak ihalede tek teklifin verilmesi nükleerciler cephesinde hayal kırıklığına neden oldu. İhalede Rus- Türk ortaklığı tarafından tek teklifin verilmesi nükleerde enerjiden vazgeçileceği anlamına da gelmiyor. İhale yeniden yapılabilir; ancak AKP hükümeti ihaleden önce olduğu gibi nükleer santral inşaatında ısrarlarına devam edecek.

Ertelenmeyen ihalede verilen teklif değerlendirilerek olağan prosedür uygulanacak. Verilen 3 zarftan ilkini değerlendiren ihale komisyonu, 2 zarfı onaylayarak TAEK’e gönderdi. TAEK’in de onaylamasının arkasından elektrik üretim miktarları ve satış fiyatlarının yer aldığı üçüncü zarf ihale komisyonu tarafından değerlendirilecek. Uygun bulunması halinde teklif, bakanlar kurulunun onayına sunulacak.

Nükleerciler 2015’de elektrik üretimine başlaması planlanan nükleer santralin elektrik enerjisi üretimi içinde nükleer santrallerinin payını 2020 yılına kadar en az yüzde 8, 2030 yılına kadar ise yüzde 20 olmasını hedefliyorlar. Ancak Türkiye’nin yıllık enerji talebindeki artış yüzde 8–10 arasında olmaktadır. Bu da santrallerin sayının artmasını, diğer çeşitli yerlerde de santraller kurulmasını gündeme getirecektir.

Şirketler kendi derdinde...
Nükleer santral ihalesi için şartname alan şirketler, küresel dalgalanma ortamında kredi bulma sorunu yaşandığını ve garantilerin yeterli olmadığını öne sürerek ihalenin 6 ay ertelemesini talep etmişlerdi. Ancak bu talep hükümet tarafından kabul görmemişti. Nükleerci şirketlerin diğer konularda da henüz istediklerini almadılar. Sundukları soru ve taleplerden çok büyük bir kısmına cevap bulmuş değiller. Özellikle tesis döneminde veya santral üretime başladıktan sonra yaşanabilecek olası bir durdurma (mahkeme kararı, hükümet politikası değişikliği gibi) neticesinde o güne kadar yapılan yatırımın akıbetinin ne olacağının konusunda devletten taahhütler almak istiyor. Satın alma garantisinin süresinin uzatılması ve 2030 yılı sınırının kaldırılması talep ediliyor. Nükleer güç santralinin işletmeden çıkarılması ve sökülmesi ile radyoaktif atıkların geçici olarak saklanması, söküm sonunda kalıcı olarak bertaraf edilmesine ilişkin sorumlulukların çerçevesinin belirlenmesi konularında devletle pazarlıklara devam etmek istiyor. Kısaca karlı bir alış-veriş yapmak istiyorlar.

Türkiye nükleer enerji ihalesi düzenlerken dünyada da Uluslararası Enerji Ajansı (UEA) 32 yıllık tarihinde ilk defa dünya çapında yeni nükleer santrallerin yapılması için çağrıda bulundu. Radikal denebilecek çağrıya gerekçe olarak ise hızla artan çevre kirliliği ve kesintisiz enerji ihtiyacı gösterildi. Ve aynı günlerde ABD de Hindistan ile nükleer anlaşma imzaladı.

Yalanlar silsilesi
Nükleer santral kurulumda, nükleerin “dışa bağımlılığın azaltılması ve çevre kirliliği açısından en temiz enerji elde etme yöntemi” olduğu öne sürülmektedir. Ancak önce ülkemizde yürütülen enerji politikalarına ve çevre politikalarına bakmak gereklidir. Nükleer konusunda ısrar eden hükümet, rüzgâr ve güneşi kullanarak elektrik enerjisi elde etmek için özel şirketlerin buralara sermaye aktarmasını beklemekte. Enerji politikalarında referans aldığı nokta sermayenin tercihleri olmaktadır.

Türkiye’de ne uranyum rezervi var, ne de bu rezervleri kullanacak teknoloji ve sanayi altyapısı var. Nükleerin bütün teknolojisini, santralini, araçlarını yurtdışından alacağız, ayrıca nükleer santral ihalesine bile ağırlıklı olarak yabancı şirketler katılmakta. Özetle, nükleer enerji dışa bağımlılığımızı çok daha fazla arttırıyor.

Nükleer tartışmaları daha da uzun süreceğe benziyor ve nükleer tartışmalarında en önemli nokta önümüzdeki yirmi yıl planlanacak. Bu nedenle nükleer tartışmalarının asli taraflarından biri de liseli, üniversiteli gençliktir.